Telefon
+90 212 514 28 28
0Ürün(ler)

Sepetinizde hiç ürün yok.

Product was successfully added to your shopping cart.

Cenap Şehahabettin

    

  Cenap Şahabettin, (d. 21 Mart 1870 Manastır - ö. 12 Şubat 1934 İstanbul) Servet-i Fünun dönemi şairi ve yazarıdır. Edebiyat-ı Cedide'nin önde gelen temsilcilerindendir. 1870'te Manastır’da doğdu. Babasının Plevne'de şehit düşmesinden sonra ailesiyle İstanbul'a geldi. İlköğrenimini Tophane'deki Fevziye Mektebinde yaptı. Gülhane Askeri Rüşdiyesini bitirdi. Tıbbiye İdadisinden sonra 1890'da Askeri Tıbbiyeden mezun oldu. İhtisas yapmak üzere Paris'e gönderildi.

Paris’te dört yıl cilt hastalıkları ihtisası yaptı. Yurda döndükten sonra hekim yüzbaşı olarak Mersin, Rodos, Cidde’de karantina hekimliği ve sıhhiye müfettişliği yaptı. 1914’te emekliye ayrıldıktan sonra Darülfünûn’da "Batı Edebiyatı", "Fransız Dili", "Türk Edebiyatı Tarihi" dersleri okuttu.

12 Şubat 1934’te beyin kanaması nedeniyle İstanbul’da yaşamını yitirdi. 14 Şubat'ta sade bir törenle Bakırköy Mezarlığı'nda kızı Destine Hanım'ın yanına gömüldü. Edebiyata ilgili bir ailede doğan Cenap Şahabettin küçük yaşta şiir yazmaya başladı. İlk şiiri 1885’te daha öğrenciyken Saadet gazetesinde yayınlandı. Önceleri Muallim Naci’nin etkisiyle divan edebiyatı tarzı şiirle uğraştı. Daha sonra Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit Tarhan’dan ve özellikle Paul Verlaine'den etkilenerek Batı tarzı şiire yöneldi. Servet-i Fünun dergisinde şiirleri yayımlandı. Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil’le birlikte Servet-i Fünun edebiyatının üç önemli isminden biriydi. Gelenekçi şairlerin en çok saldırdığı yenilikçi şairdi. Diğer Servet-i Fünuncuların tersine bireysel şiiri tercih etti. Edebiyat-ı Cedide’nin en aşırı örneklerini verdi.

1908'den sonra düz yazı ağırlıklı yazmaya başladı. Tanin, Hürriyet, Kalem ve Hak gazetelerinde makaleler yazdı. Şiirleri ölümünden sonra kitaplaştırılan yazarın gezi, makale ve tiyatro eserleri sağlığında basılmıştı. Türk şairlerine sembolizmi ve parnasizmi öğreten Şahabettin "sanat sanat içindir" anlayışını benimsemişti. Aruz ölçüsüyle yazdığı eserlerinde ahenge ve müzikaliteye önem vermişti. Şiiri "nesir-musikisi" olarak tanımlıyordu. Heceleri müzik düzeyinde uyumlu kullanmayı savundu. "Yakazat-ı Leyliye" ve "Elhan-ı Şita" şiirleri bu tarzdadır. Şiirlerinde kullandığı "Sâât-i semenfâm", "çeng-i müzehhep", "nay-i zümürrüt" gibi deyimler ve imgeler, döneminin edebiyat dünyasında önemli tartışmalar yarattı. Dilde sadeleşme tartışmalarında Osmanlıca'yı savundu, karşıtlarını alaycı bir uslupla eleştirdi.